Ne(rd) var ne yok?

İyi öğleden sonralar herkese; sabah güne iyi başlamıştım, konsantrasyonum yerindeydi, işler de gayet güzel gidiyordu. Derken öğlen yemeği saati “yapılacaklar listeme bir bakayım hele” dedim, bakmaz olaydım. Listedeki işlerin neredeyse hepsi olduğu gibi duruyordu, meğer ben listeye eklemediğim, ama yine de yapmam gereken işlerimi halletmiş idim bütün sabah boyunca. Polyannacı (çok pis yaftalarım Zamancılar, aklınız durur.) zihniyet der ki “e bak işte ne güzel, yine de bişeyler yapmışsın, vakit boşa geçmemiş”, kendine göre haklı da olabilir. Ancak ben o “yapılacaklar listesi”ni hazırlarken dün akşam üzeri, motivasyonum, bugün o listedeki işlerin üzerini tek tek çizmek, o listeyi bir takım yazılar ve üzerindeki çizikler olarak görmekti. O kadar efor sarfedip de listeden sadece “bilmem kime şu konuyla ilgili e-mail at” kalemini çizebilince sadece, olmadı tabi. Ne motivasyon kaldı ne bişey. E boş kalınca da insan vakit geçmiyor, ben de dedim ki şuraya iki satır karalayıvereyim…

Ama yine mesele çözülmüyor; bu sefer de, “ee, ne karalayıvereyim o zaman?” sorusuyla karşı karşıya kaldım haliyle. Her zaman dün olduğu gibi bir zihin açıklığı beklemek de hayalcilik olacağından dolayı, kolaya kaçıp (tembelim ben), size bu aralar oynadığım oyunlardan bahsetmeye karar verdim. Okuyucular arasında aynı zamanda da oyuncu olan var mı bilemiyorum, onlara belki enteresan gelebilir bu girinti, ama onlar dışındaki okuyucuların bu girintiyi okuma deneyimlerinin eğlenceli veya ufuk açıcı -yuh, o biraz iddialı oldu, ona biz “faydalı” diyelim daha basit ve mütevazıca- olacağını garanti edemem. Baştan söylüyorum. Ona göre.

Farcry 2:

Bu oyunun birincisi sessiz ve derinden ilerleyip de tam o “hacı benim makine Doom 3`ü çalıştırır mı, Doom 3 olmazsa Half Life 2`yi nasıl çalıştırır, oy ekran kartı da vay anam RAM” muhabbetleri First Person Shooter piyasasında şişirilmiş fırtınalar koparırken, adı geçen iki oyundan yaklaşık bir iki ay kadar önce piyasaya sürüldüğünde, herkes bir sus pus oldu, apışıp kaldı, hatta hatta dibi düştü (bkz. ben, sene 2004); Grafik desen grafik, oynanabilirlik desen oynanabilirlik, ses ise ses, gerçek zamanlı fizik ise gerçek zamanlı fizik. Crytek diye bir Alman firması, yine gayet Alman usulü bir blitzkrieg publish ile, FPSçilerin ufuklarını öyle bir açtı ki, bu etkileyicilik ve beğenilme adına Doom 3`ün çanına fena halde ot tıkayan, Half Life 2`nin de işini çok zorlaştıran bir hareket oldu. Bu aralar oyunun orjinali gayet ucuzlamış durumda, D&R`lardan veya diğer büyük kitapçılardan bulma şansınız var, oynamadıysanız ve eğer meraklısıysanız bu tür oyunların (ki öyleyseniz aslında muhtemelen oynamışsınızdır), alın, oynayın.

İşte bu oyunun piyasaya çıkmasından 4 sene sonra ikincisini sürdüler, üç hafta bir ay kadar önce. Farcry`ın ilk çıktığında yarattığı etkiyi yaratmasını beklemek haliyle naiflik olurdu tabi, ama yine yanlış reklam politikaları sonucu “şöyle de open-ended, böyle de sandbox, süper oyun, aman yarabbi” şişirmeleriyle insanların (bkz. naif oyuncu ben) beklentilerini yükselttiler, yükselttiler, ondan sonra sonuç, üzüntü ve muz kabuğu malesef.

farcry2

üzüntülüyüm, dolayısıyla muz kabuğunu M249SAW ile soyarım bu şekilde.

Şimdi tabi belki de geçen 4 sene içerisinde Farcry üzerine bir sürü başka oyunlar oynandı, grafikler katlandı, içerikler kabardı, falan oldu filan oldu, haliyle beklentiler yükseldi. Ama asıl mevzu, yeni çıkan oyunların da bu yükselen beklentileri karşılayacakları iddiası ile karşımıza gelmeleri. Tevazu her zaman önemli. Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim tabi; bu oyunu yapanlarla ilk oyunu yapanlar farklı; ilk oyunu yapan Crytek geçen sene Crysis`i sürdü piyasaya, adamlar yine yapacaklarını yaptılar, ortalığı birbirine kattılar.

Neyse efendim; bu Farcry 2 oyunu Afrika`nın bir ülkesinde, yönetim için çatışma halinde olan birisi özgürlükçü birisi diktacı iki gruba da aynı anda silah satan bir silah tüccarını temize havale etme meşgalesi içerisindeki bir paralı askerin yerine koyuyor bizi, biz de kah cangılda kah savanda kah cip kullanarak kah bot sürerek ordan oraya mekik dokuyoruz, arada da yukarıdaki sahnede örneğini görebileceğiniz üzere ortalığı birbirine katıyoruz falan filan.

İşte buradaki asıl kilit hadise, FPS konseptinin aslında bu oyunda maalesef arada kalmış olan ortalığı birbirine katma olayı üzerine kurulmuş, ancak bu oyunda aslında var olan yüksek potansiyelin, oyunun sizi,  zamanınızın çoğunu ordan oraya gitmekle geçirtmesiyle heder edilmiş oluşu. Kısaca özetlemek gerekirse %70 cip sürmek %30 aksiyon yerine, ben tersini tercih ederim. Cip sürecek olsam, gider Offroad oyunu oynarım. Aslında cip sürmek de istemem, ne o öyle, kamyon mu araba mı belli değil. Kahrolsun Land Rover! (böyle oldum sonunda)

Uzun lafın kısası, yaklaşık bir 4, bilemedin 5 saatlik şans verdim oyunda, baktım olacak gibi değil, sarmadı beni. Öyle duruyor şimdi harddiskte, silinmesi yakındır. (Ne fenadır aslında, adamlar o kadar emek emek, senelerce uğraşıp bir iş çıkarıyorlar, bencileyin bir eleman da “mıh, olmamış bu” diyip bu kadar kolay bok atabiliyor, gözünü kırpmadan. Free speech for the dumb budur işte.)

Bakalım başka ne var ne yokmuş;

Dead Space:

Ya bu erken yaşımda “heüü, yaşlanıyorum, yaşlanıyorum” diye diye kendimi bunak ettim, ya da bugüne kadar içtiğim beşbinaltıyüz litre bira ufaktan etkilerini göstermeye başladı: Şimdiye kadar seyrettiğim en tırsınç, en yerinden hoplatıcı korku filmi “Event Horizon”dan burada daha önce bahsedip bahsetmediğimi hatırlayamıyorum bak.

Hatırlayamıyorsam ben de baştan anlatırım öyleyse; sene 98, Yuesey`de o yıllar hala video kiralama müessesesi gayet tam gaz devam ediyor, ben de müptelası olmuş halde her akşam bir iki film seyrediyorum deli gibi. Bir akşam da bu filmi kiraladım, Event Horizon, gece millet yattı, herkes benim gibi aylak değil, sabah iş var güç var, ben taktım filmi, seyretmeye başladım.

Film, deneysel bir motor sistemine sahip bir uzay gemisinin ilk görevinde durup dururken ortadan kaybolması, bundan bir miktar sene sonra yine durup dururken ortaya çıkması, ve bu hadiseyi araştırmak üzere gemiye giden ekibin bir bir badem olmasını anlatan bir film idi. Ben de oturdum seyrettim bunu. 

Seyretmez olaydım; o 100küsür dakika nasıl geçti, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Ödüm koptu yahu.

Bu filmi seyretmemden 10 sene sonra, “hmmm bakalım neymiş bu kadar methediyorlar?” diye Dead Space`i internette şöyle bir araştırdığımda “hah” dedim, “yapmışlar filmin oyununu”. Konu çok benzer, yine bir uzay gemisi, bu sefer kaybolmuyor da iletişim kopuyor, yine bir ekip gemiye gidiyor “nedir olay?” diye, onlardan kala kala bir sizin karakter kalıyor koca gemide, ondan sonra gelsin gerilim gitsin korku.

deadspace

madem gerilim madem korku, ışıkları kısayım, ecinniyi salayım ortama..

Bu türe de “survival – horror” diyorlar; oynanabilirliği kah abuk kamera açılarıyla, kah kısıtlı kaynaklar (az cephane, az bandaj), kah istediğiniz yerde oyunu  kaydetme imkanınızın olmaması, ve ilk kez bu oyunda gördüğüm, sizin klavye ve mouse ile verdiğiniz kontrollere, oyundaki karakterin ya eksik ya da geç tepki vermesi gibi metodlarla düşürülüp, ortamı iyice karartıp, bir de üstüne yecüc mecüc taifesi ve de ziyadesiyle gore eklediniz mi, alın size survival horror. Resident Evil serileri, Silent Hill serileri, Alone in the Dark serileri bu janrın ağababalarıdır, en paşası da Resident Evil`dir. Benim yıldızımın barışamadığı bir oyun türüdür bu survival horror, sabredip de oyunu bitirebilirseniz eğer, aslında oyunun gerçek içerik süresinin beş altı katı kadar oynamış olursunuz, çünkü oyun “horror” oldurulmak için lüzümsuz yere zorlaştırıldığından normalde bir kerede geçeceğiniz bir yeri beşinci, belki de altıncı denemenizde ancak geçersiniz. Benim biraz eblehçe bulduğum, lüzümsuz bir sabır ve tekrardan bıkmama mantalitesine sahip olmak gerekir, metaneti kaybetmemek gerekir. Bende yok onlar.

Ancak anlaşılan o ki, yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı, bu oyunların takipçisi olan kitle harici (bunlar genelde konsol oyuncularıdır, PCde survival horror türünün çok tutmamasının sebebini PC oyuncusu (Dune, Another World, Day of the Tentacle, Half Life gibi gibi) ve konsol oyuncusu (PES, Tekken, Resident Evil gibi gibi) profillerini karşılaştırarak bulabiliriz, bu daha sonraki bir girinti konusu olsun ama, fazla açılmayalım.) insanların fazla tutmadığını anlamış olacak ki yapımcılar, bu yukardaki oyunu katıksız bir s&h olmak yerine s&h motifleri eklenerek ağırlaştırılmış bir third person shooter (bkz. Max Payne serileri) olarak düşünmüşler, öyle de yapmışlar. Bu da oyunu PC oyuncuları için daha tanıdık, dolayısıyla daha oynanabilir yapmış. Oyunun teknik özelliklerinden bahsetmedim hiç çünkü artık bütün oyunların grafikleri ve sesleri, yazılan kodları “kopmuş gitmiş” halde. Türe ilgi duyan, “şöyle uzaylı korkulu bilimkurgu bişiler olsa da yisek” diyen oyunculara duyrulur. 

Aslında bir üçüncü oyun vardı üzerine yazmak istediğim, ama bugünlük bu kadar demek durumundayım, keza gözlerim muhtemelen kan çanağına dönmüş vaziyettedir. Bir miktar dinlenmeye ihtiyaçları var onların da. Dolayısıyla şimdilik benden bu kadar. Havalı bitiriş yapayım; “I`ll see you when I see you” diyeyim hepinize.

İyi oyunlar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: