Köstence, 26. gün, veya “Durum böyleyken böyle..”

Geçenlerde yazdığım, sonra post edip etmemek arasında muallakta kaldığım yazılardan birisi; geçen beş gün içinde çok birşey değişmedi, dolayısıyla olduğu gibi copy-paste edip koydum yazıyı: 

Köstence, 21. gün.. 

Göz açıp kapayıncaya kadar üç hafta geçmiş bile. Ne zaman geldim, ne zaman eve yerleştim, ne zaman ofiste tam tekmil çalışmaya giriştim, ne zaman Doblo`yu alıp işten arta kalan zamanda bakkallara salça ve makarna dağıtmaya başladım ben*? Hangi kaşla hangi göz arasında oldu bütün bunlar? Bilemiyorum. 

Öyle garip bir durum ki bu, bizzat yaşamadıkça insanın anlaması mümkün değil sanırım. Bir yanda aslında farkında olmadan dört elle sarıldığınız, şimdiye kadar “oluş”unuzu üzerine ve/veya etrafında şekillendirdiğiniz bir “gerçek” var (Ankara – Türkiye – 25 yıl). Aslında tamamı ile “alıştığınız”dan ve “bildiğiniz”den oluşan bir deneyimler ve anılar yığınından başka birşey değil bu asıl “gerçek” (Matriks`e koşuyorum, aman diyim). Tutup da aniden bu alıştığınız ve bildiğiniz gerçeklikten çıkıp, birden bire bambaşka bir mekana, şimdiye kadar duyduklarınızdan bambaşka bir dil konuşan insanların, şimdiye kadar gördüklerinizden bambaşka uzunlukta bacakları olan dişilerin olduğu bir memlekete (Köstence – Romanya – 21 gün) gayet tepeden inme bir şekilde, hiç de tepeden inme olmayan, hatta varlığı gayet “adamant” bir projenin, firmanın burada kalışını veya buradan gidişini büyük ölçüde belirleyecek bir projenin  sorumluluğunu yarı bilinçli bir şekilde alaraktan, gerçek anlamda “indiğiniz” zaman (uçarak geldim), içinde bulunmak durumunda olduğunuz yeni “gerçekliği” kavramanız güç oluyor. 

Örneğin, hala burada iletişim kurmak durumunda kaldığım insanların çoğunun, evrensel dil haline gelmekte olan ingilizce`den çok anlamadıklarını kabullenmekte zorlanıyorum. Şimdiye kadar bulunduğum memleketlerde derdimi anlatmakta çok zorluk çekmemiştim, bu ister Dünya`nın bir öteki ucundaki, insanların denk getirdikleri zaman köpeği affetmeyip pişirip yedikleri Filipinler olsun, ister yağı bol bulup da kıçına süren arapların memleketleri olsun, değişmedi. Şimdiye kadar. Bu memlekete alışma sürecimin diğerlerinden bir miktar daha uzun zaman almasının sebeplerinden birisi de bu olsa gerek. İnsan ister istemez afallıyor bir miktar; sen tut tropik adanın ortasında direk diken maymun kılıklı elemana direğin 35. metresindeki takviyeyi ayağa bağlamak için M16x50 lik yerine M16x45`lik cıvatayı kullanması gerektiğini anlatabil, ama burada, ata yadigarı Balkan`larda bakkaldan iki ekmek bir yoğurt alacağım diye akla karayı seç, olacak iş değil. 

Bir diğer sebep de buradaki amansız kontrast; sokakta yürürken, evin veya ofisin penceresinden dışarı baktığımda, şimdiye kadar gördüğüm en eski suratlı, hatta belki de en fakir şehirlerden birisini görüyorum, yani ilk bakışta öyle görünüyor. Neden sonra, sıvaları dökülmüş, bizim gecekonducuların bile gördükleri zaman burun kıvıracakları bir evin bahçesinden tutup da bir cıncık gibi bir Audi Q7, veya ne bileyim bir Mercedes S320 çıkıyor, veya dört tekeri üzerinde zor duran, sağı solu allaha emanet, büyük ihtimalle en az oniki yaşında bir Dacia`dan bizim değme Bilkent`li cincon kızlara bilmem kaç kere taş çıkartacak kadar havalı ve onlardan bir onbeş yirmi kat daha güzel, daha alımlı, bir değil iki değil üç değil dört tane afet-i devran iniyor, ve buna şahit oluyorsunuz, haliyle afallıyor insan. Görünüşün yanıltıcı olduğunun somut kanıtlarıyla hergün karşılaşmak gayet doğal bir şey burada. 

Yine içinde bulunduğum durumun gayet elle tutulabilir, gözle görülebilir, kısaca “gerçek” oluşunu henüz tam manasıyla kavrayabilememiş oluşumun sebeplerinden birisi de, bana birden bire şimdiye kadar aklıma hayalime sığmayacak bir “lüks” içinde çalışma ve yaşama imkanı sağlanmış oluşu: Bundan bir ay öncesine kadar Katar`da sağa sola sığınıp, bulduğum boş masada atari wireless`ı yakalarsa zorla e-maillerimi alıp gönderirken, oradan dönüşte Ankara`da şirkete gittiğim vakit oturacak yer bulamayıp kah misafir sandalyelerinde, kah insanların masalarının boş kalmış köşelerinde debelenirken, şimdi içinde at koşturacak (belki o kadar büyük değil, ama bana öyle geliyor) bir ofisim, tek başıma %100 verimle kullanmamın imkan ve ihtimali olmadığı, şehrin göbeğinde dayalı döşeli bir evim, ve istersem boş zamanlarımda bakkallara salça ve makarna dağıtımı yapabileceğim bir arabam var**. Bütün bunları bırakın, sabahları bana kahve yapan bir sekreterim var yahu. Bundan bir sene önce Elçilik şantiyesindeki ofis konteynırını ekiple paylaşmak durumundayken, (Ekip konteynırın yarısını soyunma odası ve depo olarak kullanıyordu), karşımda oturan taşeronla pazarlık yaparken terazide olmayan konteynırın içerisinde sandalyemle birlikte sağ taraftaki duvara doğru kaymamak için ayaklarımı yere yapıştırmak zorunda kalırken, bir sene içerisinde sen tut, sekreterinin sana hazırladığı sabah kahveni yudumlarken, kablosuz internet bağlantın vasıtasıyla e-maillerini kontrol et, bir yandan da  Radyo ODTÜ`de Modern Sabahlar dinle. Olacak iş mi?  

Velhasılkelam (Türkçe`si “uykum geldi” oluyor)  herşey birdenbire oldu, hazırlayamadım kendimi, dolayısıyla şaşırdım, mihengimi kaybettim gibi sandım bir an. Allahtan patron arada arayıp “şöyle de yap böyle de yap, aman bunu da ihmal etme, şunu da halletmeden gelme” şeklinde kısa ve öz talimatlar veriyor, valide de sağolsun arayıp halimi, hatırımı, doğru düzgün yemek yiyip yemediğimi soruyor da kendime geliyorum bir miktar, “Total Recall” oluyor bir nevi yani. 

Efenim şimdilik bana müsade, yarın çok iş var, yatıp rüya içinde uykuya dalmak lazım. Saygılar, sevgiler, hürmetler herkese. 

 

*, **: Buradaki şirkete bir Fiat Doblo aldığımızı valideye söyledikten sonra kendileri “O ne öyle, Gimat toptancıları gibi” diyerekten ben ve Fiat Doblo birlikteliğinin yaftasını boynuma asmış oldu. Kendisi sağolsun, şimdi araca her bindiğimde dikiz aynasından arka tarafa baktığım zaman salça tenekeleri ve makarna torbaları görüyorum. 

Çok yaşayasın valide hanım, 🙂 

 

Dipnot: benim Doblo`ya nazar değdi galiba, bu sabah lastik patladı, 4 senedir araba kullanıyorum neredeyse, ilk defa lastiğim patlıyor. Şimdi bir de onunla uğraşacağız bakalım. 

 

Reklamlar

Bir Yanıt to “Köstence, 26. gün, veya “Durum böyleyken böyle..””

  1. digression Says:

    hislerini anlayabiliyorum.Doblo’yu seviyorum.Bana da “kimin ulan bunlar bööle?” dediğim gri renkte ve 34 plakalı bir renault clio verdiler.ve sanırım önümüzdeki hafta gerçekten gimat’a gidicem.iş iştir,duygularım karmaşık.hörmetler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: