Şubat, 2007 için arşiv

Köstence, 17. gün, veya “Sabreden Derviş…”

Posted in Uncategorized on Şubat 22, 2007 by avisdurgan

2004 yılı yazında bizim firmanın bir direk işi için Filipinler`e gittiğim zaman, ilk kez dinlemiştim. Otel odasında kös kös oturup kanallar arasında hoplarken denk geldiğim bir anime kanalında denk geldiğim bir çizgi film, “Captain Herlock, Space Pirate – The Endless Odyssey”in bitiş jenerik parçası.

 ”Nameless Lonely Blues”… Tam kıvamında, ne eksik ne fazla. Çok hoşuma gitmişti o zaman.

2,5 sene boyunca internet`i alt üst ettim, ne kadar P2P programı varsa hepsinde aradım, bulamadım. Neden sonra bugün “dur şunu bi Gugıl`dan bakayım bir de” diye bir fikir geldi aklıma (doh!).

Henüz atariye indirmeyi becerememiş olsam da, 2,5 sene sonra ilk defa, veya tekrar, dinliyorum şu an.

İsterseniz soft dirinklerimizi yudumlarken birlikte dinleyelim bu hoş parçayı:

http://www.coucoucircus.org/ost/generique.php?id=335

Köstence, 12. gün, veya “ELMAÇEKİRDEĞİİİ!!!…”

Posted in Uncategorized on Şubat 17, 2007 by avisdurgan

appleseed.jpg

Ohha!… Yuhha!!… Öeeehh!!!  Olur da bu kadar mı olur? Yani olabilir mi daha doğrusu?  

CG`yle Anime birbirine karışmasın diyenlerdendim, az evvel Appleseed adında bir anime seyrettim, dibimin yere düşen parçalarını toparlamakla uğraşıyorum şu an. O Mecha`ların güzelliği, aksiyon sekanslarının mükemmelliği, sesler, efektler… Şerefsiz yönetmen ilk sekansda benim fikirlerimden birisini aşırmış, görünce hem dellendim, hem acaip sevindim; iyice alçalan VTOL araçtan altı tane Mecha atlıyor, yere indikleri anda ilk bir iki saniye ayakları üzerlerinde kayıyorlar, ardından atladıkları araçtan kazandıkları bağıl hız yönünde koşmaya ve karşılarındaki düşmana ateş açmaya başlıyorlar. Neredeyse birebir kafamdaki storyboard. Ben kafamda kuradurayım daha, Japon yapmış arkadaş. 

Belki de şimdiye kadar seyrettiğim görsel olarak en “kusursuz” animeydi bu. Aslında bu kadar kusursuz olması haliyle doğallığını da kaybetmesine sebep olmuş. Yapılar, mekanlar, araç, gereç, ekipman derseniz mükemmel. Hele hele Mecha`lar bu kadar mı gerçek olur yarabbi. Yalnız cell shade karakterlere gelince iş, bir miktar aksıyor. Hatta öyle ki, seyrettiğiniz filmdeki robotlar ve makineler, sözde “insan” karakterlerden çok daha “gerçek” görünüyor gözünüze. Kim bilir, belki de filmi yapanların amaçlarından birisi de buydu, çünkü aslında seyrettiğiniz insan karakterler… ehhehi, spoiler oluyordu nerdeyse…  Arkadaşım, kısa kesiyorum, anime seviyorsanız, daha da önemlisi Mecha seviyorsanız, internet bağlantınız ve de sabrınız elveriyorsa (1.16 GB, vışş, amma indirmişim) veoh.com`dan “Appleseed” diye arattırın, bulun, indirin, seyredin. Felaket klişe bir senaryoya, fakat bir o kadar da tatmin edici bir görsel şölene hazır olun. Son zamanlarda seyrettiğim filmlerden hep “lan birşeyler eksik kaldı sanki” diyerek ayrılmıştım, bunun tadı damağımda kaldı. On numara olmuş gerçekten.

Köstence, 11. gün.

Posted in Uncategorized on Şubat 16, 2007 by avisdurgan

  Dün akşam ilk defa kendi yemeğimi pişirdim buradaki evde. Çok ahım şahım birşey değil; iki yumurta kırdım, üzerine az birşey peynir koydum, öyle pişirip yedim işte.  Yalnız şöyle bir olağandışılığı var bu durumun, sanırım bu yemek şimdiye kadar tüm safhalarını –tencere tava alışverişinden tut bulaşığın yıkanmasına kadar- tek başıma geçtiğim ilk yemekti galiba. Bak şimdi yazarken fark ettim bunu. Vay anasını. 

  Ufak mutfağın küçük, muşamba kaplı masasında oturmuş yemeği yerken bir yandan iyi hissettim kendimi bir süreliğine, “bak” dedim, “oluyor işte yavaş yavaş, bir sonraki aşama ilk çamaşır faslı olacak”, bir diğer yandan da hüzünlendim. İnsanın üstüne üstüne geliyor bazen yalnızlık.

“The coldest blood runs through my veins…

Posted in Uncategorized on Şubat 15, 2007 by avisdurgan

14 Şubat. 

Şu an “Şubat” kelimesini yazınca aklıma geldi, “Sabbath”la bir alakası var mı acaba? Hani benziyor da. Olur olur. Ayrıca “sebat” da yine aynı context içerisinde gibi sanki, aslında sanki değil, öyle, benim bildiğim kadarıyla. Neyse. 

ACDC dinler misiniz? Benim ilk dinlediğim hard rock parçalardan birisi “Thunderstruck” idi. O zaman da hayret etmiştim, hala da bu hayret ediyorum dinledikçe, bu eleman nasıl oluyor da bu kadar yırtınıyor, bu kadar yırtındıktan sonra nasıl oluyor da gırtlak kalıyor daha şarkı söylemek için diye. 

Bugün alışveriş yaptım eve, Carrefour`dan. Yastık, yorgan, tuvalet kağıdı, yağ, tuz, bira gibi gerekli şeyler aldım. Kasada ödemeyi yaparken aldığım six-pack`teki biralardan birisi paketten kurtuldu, tezgahın köşesine çarptı ve delindi, ortalık bira oldu. Kasiyer kız beklememi, paketi değiştireceğini söyledi. “Tamam” dedim, bu arada meşgul görünmek için market arabasının içindekileri bir öyle bir böyle düzenlemeye başladım. Bir beş dakika kadar oyalandıktan sonra kız yeni paketi getirdi, tam bana uzatırken paketin içinden iki tane kutu yine düştü. Neyse ki bu sefer herhangi bir delinme, patlama olmadı. Ben bu esnada soğuk terler dökmeye başlamıştım. Market alışverişi giderek bir kabusa dönüşmeye başlıyordu. Neden sonra çok fazla insanın olmadığı bir köşe bulup da arabanın içindekileri tekrar düzenlerken aldığım biranın markası dikkatimi çekti, “Bergenbier”… Acıların kadını Bergen vardı bir zamanlar, hatırlar mısınız? Dostu olduğu eleman yüzüne kezzap atmıştı, dolayısıyla kocaman kocaman güneş gözlükleri takar, saçıyla yüzünün yanmış kısmını kapatarak çıkardı TRT`ye. Şimdilerde yüzüne kezzap atılmış insanları anca şov tivi ana haberde, o da yüz kısmı mozaiklenmiş olarak görebiliyoruz. 

“School of Rock”, seyredin, eğlenceli film. Jack Black zibidisi var, komik. (For Those About To Rock çaldı, oradan aklıma geldi) 

Memleketteki tütünün tadı hiç bir yerde yok yahu. 

Bugün ilk defa burada araba kullandım. Bizim oralar gibi değil, yani “yol verilmez, alınır” kuralı burada işlemiyor. İnsanlar birbirlerine yol veriyorlar. Ben alışık olmadığım için trafiği bir iki kere kitledim. Ondan sonra, bizim memlekette sallamadığımız yaya geçitleri burada çok büyük bir tehlike, çünkü bir yaya geçide adımını atar atmaz yoldaki araçlar durup yol veriyor. Çok sakat. Trafik beklemediğiniz bir anda duruveriyor, dalarsanız birine arkadan bindirmeniz veya geçitteki yayayı ezmeniz işten değil. İkisi de neredeyse başıma geliyordu bugün. Allahtan bir sakatlık olmadı. 

Bu arada, insan ne oldum dememeliymiş gerçekten; bizim orada trafikteyken uzak durduğum belli başlı araç ve sürücü tipleri vardı, misal taksiler, dolmuşlar, efendime söyleyeyim Bilkent sticker`lı, 34 plakalı araçlar gibi. Trafikteyken uzak durulması gereken araç tiplerinden birisi de son beş altı yıldır mantar gibi ortalığı saran Renault Kangoo, Fiat Doblo tipi, minivan diye tabir ettikleri, neyi düğü belli olmayan araçlar. Bunları genelde bizim orada şirketlerin satın alma, getir-götür, bok püsür işleriyle uğraşan, genelde eğitimi liseden öteye gitmemiş adamların altına verdiler. Bu araçlar insan taşımanın yanı sıra yük taşımak için de tasarlandıkları için kuvvetli motorları var, dolayısıyla tiplerinden ve cüsselerinden beklenmeyecek çeviklik ve hıza sahipler. Ve yine bundan dolayı yukarıda çok genel olarak çizdiğim profile sahip “şöför”lere verilince, tehlikeli oluyorlar. Gerçekten. Bakın, dikkat edin, siz sol şeritte 120 130 basmış giderken bunlardan birisi kıçınızın dibine dayanıp, bir de selektör yaparaktan yol isteyecektir sizden, vermezseniz sağınızdan geçmeye çalışacaktır. Bu araçlar genelde beyaz olurlar. Neyse efendim, işte ben de burada o araçlardan birini kullanmak durumundayım şimdi. Yine bugün sabah aldık onu da. Daha yeni. Buradaki işimizi yaptıracağımız Romen taşeron firmanın iki patronu var, birisi BMW 645 kullanıyor, ötekisi 740. Bu nasıl iş? 

Eve üç gündür kablolu tv bağlatmaya uğraşıyorum, olamadı bir türlü. Rahat, geniş insanlar bu Romenler, “bugün olmadıysa yarın hallederiz” mantalitesi hakim. Yavaş yavaş, ağır ağır, sakin sakin. Aksiyon yok ortamda. 

Aynaya uzun süre baktığınız zaman “kim lan bu?” dediğiniz oldu mu hiç? Ben ne zaman uzun süre aynaya baksam, bir noktadan sonra bu soru pörtler bir yerden. Yabancılaşmanın en saf hali olsa gerek; kendi suretini yadırgamak. 

Yabancılaşma = alienation… alienation à “alien nation”  

“Alien Nation” diye bir dizi vardı bir aralar, koca kafalı ve kafalarının üzerleri türlü çeşit desenlerle kaplı uzaylılar, Dünya`ya geliyorlar, insanlarla birlikte yaşamaya başlıyorlar. Ne kadar convenienttır ki, bu uzaylıların morfolojik olarak kafaları hariç geri kalan herbişeyleri insanlarınkiyle aynı (büyük ihtimalle yapım giderlerini düşük tutmak için öyle tasarlanmışlardı). 

Yaklaşık on iki parçadır ACDC dinliyorum da, bir noktadan sonra bütün parçalar birbirinin aynıymış gibi gelmeye başladı. 

Yalnız yaşamak zor(muş). Yalnız yaşamak bir sürü ekstra efor demek(miş), yalnız yaşamak insanın kendi kendine yetebilmeyi öğrenmeye uğraşması demek(miş). Hele dilini, huyunu, suyunu bilmediğin bir memlekette yalnız yaşamaya çalışıyorsan, daha da zor(muş). İnsan bizzat tecrübe etmeden anlayamıyor(muş) 

(Parantezlerin içindeki miş`li geçmiş zaman ekleri, hayatlarını bambaşka memleketlerde tek başlarına, en başından kurmuş arkadaşlarıma ithaf olunur, onlara olan saygım ve takdirim bir kat daha arttı.) 

Kalabalık yerler beni acaip tedirgin ediyor. 

You`ve been….ThunderSTRUCK! 

Muhahhahhahahahahaaaa….. 

 

… you know my name”* 

 

*Chris Cornell, “You Know My Name – Casino Royale OST”

Taşındım

Posted in Uncategorized on Şubat 10, 2007 by avisdurgan

Etraf dağınık olabilir bir miktar, kusura bakmayın, daha yeni geldim, yavaş yavaş toparlıyorum ortalığı.

Tekrar hoşgeldiniz. 

Taşındım

Posted in Uncategorized on Şubat 10, 2007 by avisdurgan

veresiyedefteri.wordpress.com